« Önceki ::

YALANCI SONBAHAR

Aynı duvarda asılı duran iki resim, o duvara asıldıkları günden bu yana hiç anlaşamamışlardı. Ne zaman iki kelime konuşmaya kalksalar, sonunda mutlaka kavga çıkıyordu ve resimler derin bir iç çekiş eşliğinde anlıyorlardı ki, yerleri değişmedikçe bu sorun asla çözülemez.

Resimlerden biri, sonbaharın bir dere, dört kaya ve çeşitli ağaçların çeşitli tonlarda sararmış yapraklarıyla anlatılmaya çalışıldığı bir resimdi. Arada kırmızın bazı kayda değer tonlarına ve yeşilin utangaç varlığına rastlanılıyorsa da, hakimiyet sarıdaydı ve resmin o sararmış hali, karşısına geçen hemen herkeste bir parça baş ağrısına sebep oluyordu.

Diğer resimde ise bir sokak vardı. Büyük bir olasılıkla resmi yapan bir köşede durmuş, sokağa bakmış ve ne görmüşse, olduğu gibi aktarmıştı. Sokakta eski ahşap evler vardı. Birbirine dayanmış duran eski, yıpranmış, kararmış ahşap evler. Evlerden birinin canı sıkılsa ve çekip gitmek istese, sanırım diğerleri de onu yalnız bırakmazlardı ve eski ahşap evler her nereye gidiyorlarsa, birlikte çekip giderlerdi. Hem de yanlarına, arkalarından güç bela görünen bütün ağaçları alarak.

Aynı duvarda asılı duran o iki resimde işte bunlar vardı. Vardı ama, resimler buna şiddetle itiraz ediyorlardı. Aslında her biri kendisinin ne tür bir resim olduğunu, içindeki ağacı, dereyi, yarı yolda kalmış yağmur borusunu ve cumbadaki sardunyayı biliyordu ama, diğer resimde nelerin olabileceğine bir türlü inanamıyordu.

Sokak resmi, sonbahar resminde ağaçların ve derenin olduğunu sanmıyordu açıkçası. Ona kalırsa yanındaki resim her şeyi biraz abartıyordu. Sonbahar resmi ise evlerin orada olmadığından kesinlikle emindi. Belki bir iki ağaç olabilirdi, ya da yolun sonunda görünen tek bir ağaç olabilirdi, ya da sadece bir kulübe. Ama evler! Hem de bir çok ev. Hem de eski, ahşap ve de kararmış bir çok ev! İşte buna inanamazdı. Ne kadar da kolay yalan söylüyordu şu kendine ‘ben sonbaharın resmiyim’ diyen komşusu.

“Bak bir yaprağım daha düştü” derdi sonbahar resmi. Ve o bunu dediğinde, sokak resmi anlardı ki kavga geliyor.

“Yapraklar düşmez!” derdi hemen. Onun ağaçlarının yaprakları hiç düşmemişti ki.

“Yapraklar düşer. Bazı yapraklar sararır ve düşer. Ama bazıları düşmez” diye sabırla açıklamaya çalışırdı sonbahar resmi. Ama sokak resmi onu dinlemezdi bile. Neden ona inanayım ki? diye düşünürdü sokak resmi. O benim evlerime, yolumun yamuk taşlarına, tam ortadaki evin bahçe duvarına yaslanmış duran çeşmeme ve Ahmet’e hiç inanmadı ki. Ahmet’i bir kenara bırak, o evlerde bir dolu insanın yaşadığına bile inanmadı. İnsanı, kulübede yaşayan bir tür orman yaratığı olarak gören bir resimden başka ne beklenebilir ki?

Sonbahar resminde, dereden çok uzaktaki dağlara yakın bir yerde, yalnızlığı çok sevdiği bir bakışta anlaşılan bir kulübe vardı. Ve kulübenin önünde de bir insan. İyice sokulup çok dikkatli baksanız bile, onun ne yaptığını anlayamazdınız. Bulutlara mı bakıyor, yoksa bir kütüğün üzerine oturmuş sigara mı içiyor, çözemezdiniz. Sadece sonbahar resmi bilirdi onu. Ağaçların dallarına yuva yapan kuşlar gibiydi o insan, deredeki balık gibiydi. Kulübesinde yaşayan bir canlıydı, bildiği tek insan.

Oysa sokak resmi insanı değil, insanları biliyordu. O kadar çok vardı ki onlardan içinde, nasıl bilmesin. Hele Ahmet! evet adını bile biliyordu o çocuğun. Biliyordu çünkü, en son o yapılmıştı üzerine. Son renkler onundu. Son dokunuşlar onun içindi. Ve her şey bittiğinde, resmi yapan şöyle bir geri çekilmiş, fırçasını elinden bırakmış ve demişti ki “evet, Ahmet de burada artık”. İşte o anda sokak resmi anlamıştı ki, içindeki en önemli şey Ahmet.

Ahmet’in evini, annesini, kardeşlerini, yan sokaktaki okulunu, arkadaşlarını, herkesi, her şeyi biliyordu. Hatta babasını çok özlediğini bile biliyordu. “Yakında dönerim, merak etme oğlum” dediğini, oğluna sarıldığını, sonra da gittiğini biliyordu. Sonbahar resminin, kulübedeki insanın yalnızlığını bildiği gibi biliyordu.

Kulübedeki insan, aslında o resme bakanın tam olarak gözlerinin içine bakıyordu ve o gözlerde de sadece özlem vardı. Özlemin bir adı yoktu. Ele alınabilecek olsaydı, belki bir sıcaklığı olduğu söylenebilirdi. Hem de can yakan bir sıcaklık.

Sonbahar resmi ne yazık ki o insanın gözlerini bilmiyordu. Onun yalnızlığının farkındaydı ama bu farkındalık, tek kulübe ve tek insan yalnızlığını bir araya getirmekten ibaretti. Hem zaten bir resmin, bir insanın gözlerindeki özlemi anlayabileceğini nasıl düşünebiliriz ki?

Gözlere özlemi veren, ama bunu resmin diğer renklerine belli etmeden yapan ise, belki de bütün yaprakları, dereyi, kuşları ve rüzgarı, sadece o gözler için yapmıştı. Kimsenin göremeyeceği, bir kendisinin bileceği, bilmekten öte içinde taşıyacağı o özlem için.

Sokak resminin böyle dertleri yoktu. Aslında sonbahar resminin de bir derdi olduğunu söyleyemem. Hiç bilmediğiniz bir şey dert olamaz ki. Ama yine de sokak resmi için bunu açık yüreklilikle söyleyebilirim. Evet, sokak resminin böyle bir derdi yoktu. O, içinde taşıdığı tüm insanların gözlerini biliyordu, en çok da Ahmet’in.

Belki de sokak resminin şansı, resmi yapanın karşısına her geçişinde onunla konuşmasıydı. Sokak resmi çok iyi biliyordu ki, adam evlerle konuşuyor. Çeşmeyle, yola taşan su ile konuşuyor, ve Ahmet’le. Ama yine de kendisiyle konuştuğunu düşünmek hoşuna gidiyordu işte. Fark eden ne vardı ki? Adam konuştukça, Ahmet’in gözleri büyüyordu sanki. Şimdi bunu sonbahar resmine anlatmaya kalksa, kesinlikle gülecekti ona. İçindeki tek insanın bile gözlerini bilmeyen sonbahar resmi, ona gülecekti. Can sıkıcı, yalancı sonbahar resmi!

Ve kıskanç! evet sonbahar resmi kıskançtı aynı zamanda. Kesinlikle öyleydi. Çünkü resmi yapan adamın onunla konuştuğu hiç görülmemişti. Adam o resmin karşısına her geçişinde, sadece ve sadece, ağaçların yere düşen yapraklarını toplamak ister gibi elini resmin üzerinde gezdirir, derenin akışını tersine çevirmek ister gibi onu kapatır, ve kulübeye hiç dokunmadan çeker giderdi.

Ve bunları her yapışında, son dokunuşu yapraklara, son sözü Ahmet’e olurdu. Ona “yakında dönerim, merak etme oğlum” der ve gidip, kulübesinin önündeki kütüğe otururdu.

Aynı duvarda asılı duran iki resim, o duvara asıldıkları günden bu yana hiç anlaşamamışlardı. Ne zaman iki kelime konuşmaya kalksalar, sonunda mutlaka kavga çıkıyordu ve resimler derin bir iç çekiş eşliğinde anlıyorlardı ki, yerleri değişmedikçe bu sorun asla çözülemez...



Yorum (yok) Yorum yaz!

MEKTUPLAŞMA

KIZDAN SEVGİLİSİNE MEKTUP




Elime son kez aldim kagit kalemi, Bu sana son mektubum. Postaci son bir kez haber getirecek...Benden sana. Canim bilirim aldirmazsin hiçbirseye, Ne sevgiye ne de hislere. Simdi elimde bir sigara var, Bugün çok içtim. Bilirim kizacaksin, "Içme demistim" diyeceksin,
Ama ben yine ayni cevabi verecegim: Dertliyim. Son kez bu kalp derdinle dolu. Bu mektubumda Seni ne kadar sevdigimi Özledigimi yazmayacagim. Artik degistim ben. Seninm umursamaz tavirlarindan biktim SERSERIM. Takmiyorum artik ben de seni. Hani bende bir resmin varya, Arkadasima verdim SERSERIM. Çok begenmis seni, "Al senin olsun" dedim Ama dikkat etmesini de söyledim, Olur ya çikarsaniz "Boynuzlamasin seni" dedim. Yüzünün seklini görmeni isterdim SERSERIM. Bu mektup digerine benzemiyr degil mi? Dün gece yiktin, öldürdün beni SERSERIM. Dilindeki hece bir kursun gibi saplandi yüregime. Tüm gece kanadi durmadan, Gözlerim doldu aglayamadim. Yataklara düstüm ne zamandir. Ama iyi oldu aslinda Seni umursamiyorum artik, Sen ne demistin SERSERIM. "Üzülme!" Üzülmüyorum zaten gülüyorum, Bu acilarin getirdigi mutsuzlugu seviyorum. Lanet olsun sana SERSERIM.
Bu kadar degersiz miydi sevgim? Biliyorsun ben seni çok sevdim. Bu sana son mektubum SERSERIM. Yak istersen,istersen baskalarina okut. Ya da evet Içip içip agla, Ama sunu bil ki bu sana son mektubum. Bundan sonra hain yazar mezar tasinda Bir ölüsün artik sen hatiralarimda...




SERSERIDEN CEVAP


Bugün hiç beklemedigim bir anda, Mektubunu aldim GÜZELIM. Son mektubum demissin, inanmam Sen dayanamazsin bensizlige, Erirsin,bitersin günden güne. Bak ne diyorum GÜZELIM Gönlün olsun,birkaç gün daha çikalim Sevinirsin belki. Hediye olur ya da bir elma sekeri. Sen bensiz yapamazsin GÜZELIM. Seni öptügüm o ilk ani hatirla, Nasil da çocuklar gibiydin, Bayilacaksin diye korkmustum GÜZELIM. Ben senin gibi neler geçirdim elimden,
Bilirim haberim yok sevmeden, sevilmeden. Sen beni gerçekten sevdin mi GÜZELIM? Sana bu mektubu meyhaneden yaziyorum, Biraz önce birkaç çocuk dövdük GÜZELIM, Onlarin serefine içiyoruz. Bak GÜZELIM!Ben sana ne demistim hatirlamiyorum "Üzülme" yazmissin Sahiden dedim mi? Içkiliyken herhalde, bilirsin. "Yiktin" yazmissin Sahiden yikildin mi? Umursamazsin sanmistim Takmazsin diye ummustum, Ama madem beni umuttun, Bu sana son sözüm olsun
Ben de seni sevdim haberin olsun GÜZELIM.




KIZIN ARKADASIN'DAN SERSERIYE


Seni tanimiyorum serseri, Ama arkadasim seni çok sevdi. "Son mektup" demisti dogru, Hem o seni çoktan unuttu. Seni çok begendim be serseri, Belki seversin, belki de... "Güzelim" demissin bizimkine, Ben de seni zevkli bilirdim. Ben ondan daha güzelim. Bak serseri! Ben seni ondan daha çok severim. Telefon numarami yaziyorum,arkada, Onu aradigin gibi beni de ara. Ayrica senin güzel gariplesti bu ara "Kalbim agriyor" diyor, Doktor bir teshis koyamiyor.Aman canim o da bir baska, Aglasa da gülüyorum der etrafa Sakin unutma beni ara.





SERSERIDEN ARKADASA


Bak kizim ben seni sevmedim daha en basta, Ben güzelimi sevdim herseyden çok. O bana "serserim" derdi canindan koparcasina, Sen ise "serseri" diyorsun sokakta kalmisçasina.
Senin gibi arkadas olmaz olsun. Güzellige gelince,kimse yarisamaz benim GÜZELIMLE. Simdi birak bunlari "son mektup" derken yalan sanmistim Daha beter içer oldum, Her gece sarhosum. Bir daha ki mektupta güzelimden bahset bana. Simdi gerçekten mutlu mu? Yoksa baskasini mi seviyor? Hasta demistin,kalbinden hasta Yoksa bu ask hastaligimi? Benden baskasi ile... Çabuk yaz arkadas Herseyi arkadas, herseyi anlat bana.
Anladim ki yasayamam ben onsuz bu dünyada.



ARKADASTAN SERSERIYE


Afedersin serseri yanlis yapmisim ben, O seni gerçekten çok sevmis. Son nefesinde bile adini söyledi, Yüregim parçalandi,anlayamazsin. éSERSERIM" deyisini duysaydin gözleri kapanirken.Askin öyle sarmis ki bedenini Kaybedince, yasayamadi öldü iste. Son mektunda ne yaptin? Içip içip agliyor musun? O simdi mezarinda huzurlu yatarken, Yilanlara bile seni anlatir süphen olmasin. Zaten mezar tasinda
"SENI SEVMISTIM SERSERI"
Yazisini görünce anlarsin. Belki bir umut vardi yasamasinda, Ama senin de ciddi olmandi. "Birkaç gün çikalim" demissin ona. "Elma sakari olur" demissin. Iste o vurdu senin güzelini, Indi zavallicigin yüregine. Simdi mezarinda derin bir uykuda, Sevgisi de sonsuzlasti onunla. Aslinda o hiç istemedi öldügünü bilmeni Ama dayanamadim yazdim iste. Simdi ne yaparsin,nasil yasarsin? Içer misin, adam mi döversin? Sen de onu sevmissin öyle yazmissin,
Öyleyse birak askiniz yasasin.



SERSERININ ODASINDAKI NOT ;

Sana GeLiyorum GüzeLim..
SeNi SeviyoRum GüzeLim

Yorum (yok) Yorum yaz!

Sanki Bir Şeyler Eksik Gibi



Birşeyler eksik gibi…
Ama ne?
Bunun cevabını bilen var mı sanki?
Herkes birgün mutlaka bu soruyu sormamış mıdır kendisine?
İçlerinden bilen çıkmış mıdır peki?
Bu sorunun cevabını bilenler, sanırım şu anda hayatlarından çok mutlu olan ender kişilerdir.
Peki farkımız ne?
Bence cesaret.!
Başka bir fikri olan var mı bilmiyorum ama, bana kalırsa hayatta hedeflerimize, hayallerimize ulaşmanın ilk adımı biraz cesaretten geçiyor sanırım.
Şimdi bir düşünün;
O hep hayalini kurduğunuz işe mi sahipsiniz?
Düşlerinizdeki beyaz atlıyla birlikte misiniz?
Son model spor bir ototmbil kapıda sizi mi bekliyor?
Ailenizle iletişiminiz kusursuz mu?
Hepsine evet mi diyorsunuz, o zaman bu yazı sizin için değil, lütfen siz yaşamınıza kaldığınız yerden devam edin.
Şayet bu soruların hepsine ya da birkaçına hayır diyorsanız, yazıyı okumaya devam edin.
Eğer ne istediğimizi biliyorsak, ilk adımı atmış bulunuyoruz demektir- ki bu en önemli adımdır. Zira bunun farkında olamayan o kadar çok insan var ki.. Bunu bilmek bile mutlu olmaya değer gibi gözüküyor. Bir ses sanatçısı, bir yazar, bir psikolog, bir bankacı, bir doktor olmak isteyebilirsiniz. Ve inanın hayatınız boyunca bu isteklerinizin hep farkındasınızdır. Örnekse; çocukluğunuzdan beri elinizde mikrofonvari bir nesneyle hep ayna karşısında bir şeyler söylüyorsanız, müzik sizi her koşulda değiştiriyor ve mutlu ediyorsa sizin içinizde bu istek vardır ve o yaşlardan itibaren istemişsinizdir. Ya da insanları dinlemekten, çözüm üretmekten zevk alıyorsanız, mutlu oluyorsanız ve de bu konuda kendinizi başarılı buluyorsanız belki de siz bir psikolog olma isteği içindesinizdir demektir. Ya da hep çok başarılı, yaratıcı resimler çiziyorsanız ve bu size keyif veriyorsa çok başarılı bir ressam olabilirsiniz.
Özetle içinde bulunduğumuz zamanda, bize yön verecek isteklerimiz, hayallerimiz bizi uyarır, işaretler verir, ama ne yazık ki bazen aldığımız kararlar, yaptığımız tercihler istediğimiz doğrultuda olmayabilir. Bunun nedeni gerek mecburiyetler, gerek bilinçsizce alınmış kararlar, gerekse kendimizin, isteklerimizin farkında olmayışımızdır. Hayatta en imrendiğim insanlar; meslekleri hayalleri olan insanlardır. Yani hep istediği, hayalini kurduğu, başarılı olduğu işleri meslek edinen insanlardır. Bu şans mı, cesaret mi, kararı size bırakıyorum…

Yorum (yok) Yorum yaz!

güneş toplayın

İçinizdeki boşluğa düşün.
Ve 3 güneş toplayın.
Birincisi,sağlık güneşiniz sizi ve sevdiklerinizi korumak için...
İkincisi,aşk güneşiniz sevmeyi öğrenmeniz ve herkese öğretmeniz için...
Üçüncüsü,yaşam güneşiniz hayattan vazgeçmemeniz ve herkese hayatı yaşanılır kıl

Yorum (yok) Yorum yaz!

Çocukluğumu İstiyorum


Ben dağlı bir çocuğum, rüzğar doğurdu beni; kayalara çarpa çarpa büyüdüm çıplak ayaklarla… Ben ki, yalnızca sevginin dilinden anlar, sevginin diliyle konuşurdum. Kırların, dağların, rüzğarların, pınarların diliyle…

Her bahar sevda gibi taşırdım içimde bir çiçeğin yeşermesini ve açmasını bir tomurcuğun. Apak ırmaklarla akardım süsen kokulu yaylalara…

Dağlı bir çocuğum ben, pınarlara, esip geçen rüzğarlara güler geçerdim, en çok beyaz yeleli atları severdim rüzgarda koşarken, Ninemi ve bir de menekşe gözlü bir kızı…

Dağların doruklarında her seher serin rüzgarların uğultuları çarpardı kulaklarıma. Her gece serinleşirdi sular, derinleşirdi duygular, uzaklarda bir kaval sesi yayılırdı koyaklara. Ninemi arardı gözlerim yaylalarda, özlemi dalga dalga yüreğime işlerdi. Mahsunlaşırdı yüreğim, mahsunlaşırdı gözlerim, rüzgar, su, yaprak, börtü-böcek ne varsa…

Sevgim büyüktü doğaya, insana, hayvana, bitkiye karşı. Ellerim küçücüktü; daha öğrenmemiştim kini, kötülüğü, kibiri. Yanımda kim ağlasa, onun yerine ben ağlamak isterdim. İçim sızlardı, neşemi verirdim yüzü gülsün diye…

Eşkin yaprağı, keklik yumurtaları, çarşıt göbekmantarı, süsen kokusu; papatyalar, dağ yamaçlarındaki rengarenk çiçekler, gürül gürül akan pınarlar ve yaylaların temiz havasını çekerken ciğerlerime her sabah… Bir dağ çiçeği kadar mutlu, kuş kadar hafif olurdum, ninemin peşinde koşarken...

Hele geceleri dışarda yatmalar, yıldız saymalar, saman yoluna bakmalar, masal dinlemeler bambaşka bir sihirli dünyaya alıp götürürdü bizi. … Gündüzleri çocukluk oyunları, meleyen kuzular, at binmeler, ceviz toplamalar, bacalarda aşık oynamalar, bir yanda düğünler ve davul zurna- sesleri doldururdu köyü, bir yanda hızar sesleri gelirdi…

Geldim geleli sevemedim bi-türlü bu şehir hayatını, soğuk soğuk yapılar, koşuşturmacalar, kimin ne için, kim için yaşadığı belli olmayan bir hengame içinde, hep yabancı olduğumun hissiyle yaşadım… Bir yalnızlığın sarmalında kaldım hep. Yalnız kaldım mahşeri kalabalıkların ve köhnemiş bir o kadarda bunaltıcı kentlerin içinde… Oysa şimdi bahar mevsimidir, doğup büyüdüğüm yerlerde sular çağıl çağıldır şimdi, bütün ovalar, dağlar, yamaçlar renk renk çiçeklerle süslenmiştir…

Düşündükçe takılıp kalıyor gözlerim uzaklarda bir yere, bir menekşe yapraklarını saçıyor usulca susuz kırlara; savrulup gidiyor saçları dalga dalga rüzgarlarla...

Şehirlerin kirli havası ve eksoz dumanları arasında, çocukluğumun dağ ve eşkın kokulu yaylalarını özledim hep, kuzular peşinde gezen çocukluğumu… Nasıl anlatılır bir özlem bilmemki, bir özlemki, yureğimde kor yangını, her gün biraz daha tutuşan ve yangını biraz daha büyüyen…

Resim yapmayı, şiir yazmayı, okumayı seven bir çocuktum, her şeyi okurdum elime ne geçerse. En çok masal okumayı ve masal dinlemeyi severdim… Masal okuyup hayal kurmayı… Munzurun karlı dağlarında bir masal gibi geçti çocukluğum… Masalları hala çok sevdiğimi söylersem, belki de güleceksiniz, olsun… Ben masallardaki gibi yaşamayı severim, masallardaki gibi sevdim sevdiklerimi … Oysa, büyüyünce anladım ki, masal yaşanmazmış, ya da masallardaki gibi yaşanmazmış… Belki de masalları bu yüzden çok sevdim, bu yüzden güzeldir masallar… Mutlu sonla biter….

Oysa ben hayatın gerçeklerini yaşayarak ve asıl gerçeğin cok acı olduğunu, çevremdekileri, insanları tanıyarak ögrendim… Çabuk büyüdüm galiba, onbeşimde evlendirildim, onaltısında baba oldum. Çocukluğumu yaşayamadan kararıp kaldı düşlerim. Hayallerim büyüktü ama hayatın gerçeğinde bir küçücük nokta bile olamadım…

Yorum (yok) Yorum yaz!

Hadi Gülümseyin

 Fotograf sanatındaki çekim hataları gibi,yaşamımızda da değerlendirme hataları yapıyor muyuz bol bol?Her durumu,olayı kendimizce en uygun fonda fotoğraflayıp ,sevdiklerimizi baş köşelere,sevmediklerimizi en ücra köşelere mi yerleştiriveriyoruz?

Sizin kaç tane bu tarz yaşam fotoğrafınız var en kötü çerçeve içerisinde ,en olmadık yerlere savrulmuş?

Her fotoğrafta bir konu,bir özne var mutlaka, mutlulukla gülen bir çehre.... Peki ya fon ? Genelde en güzel fon seçilir fotoğraf konusuna mekan olarak.Ya yemyeşil bir bahçe ya da masmavi bir deniz.... Buraya kadar herşey güzel.Yalnız iki boyutu var işin.

Ya en güzel fonda gülümseyen yüzün aslında kendini kandırdığı ,o fonun aslında bir imitasyon olduğu gerçeği ya da en acımasız en karanlık fona yerleştirilen haksızlığa uğramış yüzlerin sessiz serzenişleri....Biz de olabiliriz bu bir başkası da.Çıkaralım mı şimdi fotoğraflarımızı, serelim mi ortaya birer birer yeni baştan düşünmek için?

Yaşamımıza ait en güzel anlar bir bir birikiyor.Bir fotoğraf sergisi olarak düşünürsek yaşadıklarımızı ,ya da fotoğrafladıklarımızı diyelim;hangileri hakeder en değerli övgüleri?Kimlerin sergilerinde en baş köşelerdeyiz?Ya da kimler nerede unuttu bizleri?

Sonsuza dek gözönünde olacağını sandığımız umarsız gülüşlerle konu olduğumuz fotoğraflarımız şimdi nerelerde?

Yorum (1) Yorum yaz!

"Yahya Kemal usta bir şair, ama küçük bir insandı. Onu tanımadan yalnız şiirlerini okuyanlara gıpta ediyorum. Ne yazık ki ben yakından tanıdım onu. Nazım Hikmet'in bir şiirinde dediği gibi, göğsünde yürek yerine bir "idare lambası" yanardı. O idare lambasının cılız ışığı bile sönerdi zaman zaman. Üvey babamın yalancısıyım ama, Falih Rıfkı, 'Mustafa Kemal'in ayaklarına kapanıp yalvaran tek kişi gördüm hayatımda. O da Yahya Kemal'di. Resmen ayaklarını öpüyordu.' demişti."

 

******

Sait Faik, bir kış günü, hastalıktan yakınan arkadaşlarıyla söyleşirken:
-Ben eskiden soğuk aldığımda hemen çaresine bakardım, der.
Bir arkadaşı merakla sorar:
-Ne yapardın Sait?
-Hemen bir meyhaneye gider, yarım kiloluk rakı söylerdim. Yarım saat sonra bir şey kalmazdı.
-Hastalığından mı?
-Yok be rakıdan!...

 

*******

"...Devrimizin en iyi ozanlarından biri Cahit Sıtkı, sevdiği kızla evlenmek isteyince, serseri takımından olmadığını ispat için, Emniyet Genel Müdürlüğü'nün tanıklık etmesi gerekmişti. Kalp hastası Ziya Osman'a son yıllarında Varlık Yayınevi iş vermesiydi, Cahit'in bu en yakın arkadaşı kalpten değil açlıktan ölecekti. Siz, Orhan Veli'nin, kimi günler öğle yemeğini bir bakkal dükkanı köşesinde iki çiğ yumurta içmekle geçiştirdiğini biliyor muydunuz? Bir de kalkmış, bunlar için genç yaşta öldüler diye acınıyorsunuz. Ölmesinler de ne yapsınlar?..."

 

********

 

Fransızcayı gerçekten iyi bilen, Türkçe'nin unutulmaz eleştirmeni Nurullah Ataç, kendisine, "meramını anlatacak kadar" Fransızca'nın ne kadar sürede öğrenilebileceğini soranlara,

"Meramına bakar" dermiş.

 

********

 

Bernard Shaw, İngiltere’nin en çok kazanan yazarlarından biriydi. Yazdığı her sözcük için bir şilin alırdı. Ama bunu da az görür, Amerika’da basılacak yazılarının her sözcüğü için bir dolar isterdi.

Bir gün Amerika’lı yayıncılardan biri, muziplik olsun diye yazara bir dolar gönderdi ve “Bana bir kelime yollar mısınız?” notunu ekledi. Bernard Shaw, doları aldı ve kağıdın üzerine şu tek kelimeyi yazarak yayıncıya geri gönderdi. “Mersi”…

 

********

Yahya Kemal bir yokuşu çıkıncaya kadar nefes nefese kalır. Yokuşun sonundaki lokantadan bir garson seslenir:

        -Buyrun beyim ne alırsınız?

        Yahya Kemal tebessümle:

        -Evlat,müsaade edersen bir nefes alacağım.

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

Bir tanıdığı, Necip Fazıl Kısakürek'e,
      -Fransa'da yayımlanan bir ansiklopediye, Türkiye'den yalnızca iki şair almışlar, der.
       Necip Fazıl hemen sorar:
      -Diğer şair kim?

       ***

       Necip Fazıl Kısakürek'e,
       -Üstad, özel arabanız yok mu? diye sorarlar.
       Şair yanıtlar;
       Ona en son bineceğim!

Yorum (yok) Yorum yaz!

VAZGEÇEMEM

İsterse yaksın şimdi anılar,

Sessizce sarsın beni yalnızlıklar,

Hatta damlasın kalbime acıdan kanlar,

Yanarım,yıkılırım,senden vazgeçmem...

 

Bilirsin ki sonsuzdur sana inancım,

Bana rüya gelir senin derdin,acın,

Hasret dolup taşsa da göz pınarlarım,

Sineme akıtır senden vazgeçmem...

 

Bir düş misali gelir geçer hicranlar,

Elbet biri gelir gönlümde konaklar,

Muhakkak ki derdi veren,dermanı bağışlar,

Ömrümden geçerim senden vazgeçmem..

Yorum (yok) Yorum yaz!

YOKLUĞUNDA

Yokluğun ölüm

 

Yokluğunda;keskin bıçak,

....................yağlı urgan boynumda hasret!

Yokluğunda;gamlı rutubet her üstüme çöken,

....................her soluk,her nefes!

Yokluğunda;her eşya puslu,

....................gök yağmur öncesi kapalı,ağlamaklı!

Yokluğunda;yıkık gönül kalem,

....................umudum kırık,hayatım yitik!

Yokluğunda;aşkın bahtı gölgeli,

....................sızılı gönlüm sevda yanığı!

Yokluğunda;çakıl,kum,taş,

....................geçtiğim yollar,baygın gölge dolu!

Yokluğunda;yeni yükselen ayın sönük ışığı,

.....................heryerde sereserpe renksiz mehtap!

Yokluğun......kahroluş,

Yokluğun......zulüm...!

Yokluğun......damarlarımı parçalamış kurşun!

Yokluğun......ruhumu cebelleştiren ecel!

Yokluğun......yokluğun yokoluş yar,

Yokluğun......ölüm !!!

Yorum (yok) Yorum yaz!